14 Kasım 2010 Pazar

Suretler ve tezahürler...


Bazı insanlar vardır,
Saf sevgidir onlar.
İyilikleriyle size ışık tutarlar,
Ruhunuzu ve yolunuzu aydınlatırlar.
Meleklerin tezahürüdür onlar.

Bazı insanlar vardır,
şeytanın suretidir onlar.
Haz peşinde koşarlar,
Kötülükten keyif alırlar.
Başkalarına acı verdikçe mutlu olurlar.

Suretler sayesinde tezahürler daha da yükselirler.
Suret suretliğini yapacak ki tezahür daha da gerçek olsun...

6 Kasım 2010 Cumartesi

Gandhi'yi hatırla


İlkelerin olmalı hayatta. Ve bir duruşun.
Dün akım dediğine bugün … dememelisin mesela. Kolayca satmamalısın yol arkadaşlarını.
Yoksa her yolun yolcusu olursun, sonu hiçbir yere varmayan.
Ya da zaten mış gibi yapanlardansındır, hiçbir yola ait olmayan, sadece yolcuymuş gibi yapan…
Yalandan korkmalısın mesela. Rahatça yalan söyleyenlerden uzak durmalısın. Çamurdur onlar ve muhakkak sana da bulaşırlar.
Yan yana durduğun insanları iyi seçmelisin. Başkaları hakkında iştahla ileri geri konuşanlar yeni hedefler ararlar. Bir bakmışsın birgün hedef sensin.
Senden daha ileride diye bir insanı kıskanmak yerine, gölgesiyle kendi kendine kavga etmek yerine o insana bakıp bir şeyler öğrenmeye çalışmalısın. Nasıl adım atıyor da orada acabayı sorgulamalı, kendinle yarışmalısın.
Doğru bildiğin yoldan şaşmamalısın. Doğru insan olup doğru yolda yürümeli, ardında can kırıkları, haksızlıklar, kötülükler bırakmamalısın. Tohumdur onlar. Elbet bir gün başak olacaklar, belki de boyunu aşacaklar, seni görünmez kılacaklar.
Bunların hepsini yaparken yanında bugün olanlar yarın olmayacaklar belki. Gün gelecek bir başına kalacaksın, çok yorulacaksın, “neden gittiler” diye kendini sorgulayacaksın.
Ne onları ne kendini sorgulama da yargılama da.
Ve böyle anlarda Gandhi’nin sözlerini hatırla:
“Haksızlığa yönelip bütün insanların senin peşinden gelmesi yerine,adaletli olup yalnız kalman daha iyidir.”

4 Kasım 2010 Perşembe

Neye inandırırsan


Bu erkekler herşeye inanıyor mu ne?
Bir adamı seversiniz,
Verirsiniz de verirsiniz.
İşiniz gücünüz olsa bile evde geyşa ile köy gelini arasında bir kıvamda dolanırsınız, erkeğinize(!) hizmet edersiniz.
Belki bilinçaltımıza yerleştirilmiş cici kız rolüdür bu,
Belki harika kadın olunca beni aldatmaz dürtüsü,
Belki de sadece sevgi.
Ama siz verdikçe,
Siz hizmet ettikçe,
Baş tacı yaptıkça,
Adam inanır size.
İnanır bulunmaz hint kumaşı ile dünyanın sekizinci harikası arasında bir şahsiyet olduğuna.
Ve sizi beğenmez olur bir anda.
Ya aldatır
Ya terk eder
Ya ezer.
Ama illa ki hamuru şekil değiştirir,
Ve illa ki ilişki biter.

Belki de bu yüzdendir erkeklerin kendilerine “köpek” muamelesi yapan kadınların peşine takılmaları,
Onlarla beraberken bile sürekli “daha iyisi var mı” arayışında olan kadınlara kul köle olmaları.
“Köpek” olduklarına inanmaları, inandırılmaları.
Neye inandıracağınız ve nasıl muamele göreceğiniz size kalmış yani.

Amy Sutherland işin kitabını yazmış. Erkeğinizi nasıl bir köpek gibi eğitirsiniz?

Ötekileşmişler


Ötekilerin kötülüğü acıtmaz seni.
Adı üstünde onlar "ötekiler"dir,
dış kapının mandallarıdır.
önemsiz kişiliklerdir.
Peki ya "inandıkların"?
"Yakın" sanıp halden anlar dediklerin?
Asıl onlar kanırtır hayatının yüklerini ve seni sıradanlaştırdıklarında.
Ve kızamazsın bile onlara.
Onlar anlamasa da seversin çünkü,
"yakınım" demişsindir bir kere.
seversin yüreğinde kocaman bir eziklikle.
Kabullenirsin sessizce ruhun avaz avaz haykırsa bile.
Bilirsin bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, artık o eski bağ hiçbir zaman kurulmayacak.
Onlar hala yakındır,
ama gizlice ötekileşmiştir.
Canın acır sadece.

2 Kasım 2010 Salı

Koku


İnsanların yüzlerini unuturuz belki,
Zaman siler şekillerini,
Ama kokularını asla.
Her sevdiğimizin bir kokusu vardır,
Sonsuza kadar bizde saklıdır.
Onları hatırladığımızda,
Yüzleri gelmese de aklımıza,
Kokuları gelir bolca.
Hastalanınca anne kokusu ararım ben mesela.
Anne kokusu demek annenin kanatlarının altında olmak demektir.
Tıpkı bir güvercin yavrusu gibi sığınmaktır,
Bakılmaktır, beslenmektir, şımartılmaktır.
Anneanne kokusu ise merhamettir, koşulsuz sevgidir, şefkattir.
Çocukluğunun şımarıklığıdır, duaları, saflığıdır.
Eski sevgilinin kokusu bazen eski bir kıyafeti eline alınca gelir burnuna,
Onun aldığı ya da sevdiğini eline alınca.
Zamanında yanından bir dakika ayırmak istemediğin bu kokunun,
Şimdi ne kadar uzak olduğunu görmek şaşırtır seni.
Okul kokusu vardır,
Sıraların kokusu, kalemtraşın kokusu.
Çocukluğunun oyun kokuları,
Sokak kokuları.
İlk yediğin dondurmanın kokusu.
Sadece insanların değil ama,
hayattaki tüm izlerin ayrı bir kokusu vardır aslında.
Ve yaşamda onlara ihtiyacınız olduğunda,
Sessizce derinlerinizden çıkar gelirler,
Burnunuzda tüterler.

26 Ekim 2010 Salı

Ve...


Ve biliyormuşsun ki
Sevginin kafese kapamayanı,
Sevgilinin seni ayağından bağlamayanı,
Kanadını kırmayanı,
Yan yana kanat çırpanı makbuldur.
Bu sebeple önce kendi başına uçman gerekiyormuş,
Kendi başına uçabildiğini kendine ispat etmen gerekiyormuş.
Sonra sevgiliyle beraber süzülecekmişsin gökyüzünde.
Yan yana kanat çırparken,
Yorulduğunda sen,
Onun kanadında soluklanacakmışsın.
O yorulduğunda onu kanatlarının altında uyutacakmışsın.
Angut kuşları gibi bağlı,
Martı gibi güçlü olacakmışsınız.
Birlikte uçan ama birbirinin kanatını kırmayan,
Birlikte yükselen ama birbirine yapışıp aşağı çekmeyen.
Birisi biraz öne geçti mi sessizce ve kabullenmişlikle onu takip eden,
Ama kıskanmayan ve yalnız bırakmayan,
Aradaki mesafeyi fazla açmadan az ardında duran.
Ve sevgilin yükseldiğinde, seni az geçtiğinde,
Onunla gurur duyacakmışsın,
Sevgiyle izleyecekmişsin.
Sadece o olduğu için,
Sadece sevdiğin için.

22 Ekim 2010 Cuma

Bir ümit işte


“Neden?” diyorum her seferinde,
Anlam yüklemeye çalışıyorum böylesine kötülüğe.
Ve bulamıyorum elbette.
Anlamıyorum;
Yüreklerin bu kadar kin ve nefret dolu olmasını,
İnsanların diğerini alt etmek için böylesine hırslanmasını.
Olup olacağımız hiçlikse eğer,
Neden bu kavgalar, nefretler?
Dün yoktuk değil mi?
Yarın da olmayacağız.
O zaman bugünü yaşasak?
Karanlıkların esiri olup da ruhları ışıksız bırakacağımıza,
Aydınlığın elçileri olmayı,
Varken ışık saçmayı seçsek ya…
Biliyorum boşuna konuşuyorum.
Biliyorum boşuna anlamaya çalışıyorum.
Bir ümit işte.

21 Ekim 2010 Perşembe

Korku.


Ya canım tekrar yanarsa korkusu ne kadar dehşet verici bir histir bilir misiniz?
Ya bir daha tekme yersem?
Ya bu da canımı yakarsa?
Geçmişte yediğiniz tekmeler ne kadar güçlüyse korkunuz da o derece şiddetlidir aslında.
Tekmenin bıraktığı izin derinliği kadar korkarsınız.
Hele bir de dağlandıysa yaranız daha da içinize kapanırsınız.
Korkarsınız...
Korkarsınız tekrar acıtılmaktan.
Korkarsınız tekrar sevmekten.
Korkarsınız tekrar teslim olmaktan.
Acaip bir panik hissi sarar tüm benliğinizi.
Ya tekmelenirsem korkusu bir kez sardı mı benliğinizi vücudunuz acır ilk dayağı yediğinizdeki gibi.
Tıpkı tekmelenmiş bir yavru sokak köpeği gibi.
Ruhun acısının vücuttaki tezahürü…
Meleklere inansanız da korkarsınız.
Öylesine derindir ki hayal kırıklıklarınız…

Belki de en doğrusu teslim olmaktır bir kez daha akışa,
Teslim olmaktır meleklerin ışığına...
Onları duyabiliriz aslında,
Onlar yol gösterir acı çeken ruhlarımıza...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Seni seviyorum, sana rağmen...


“Neden seviyorsun beni?” der sana.
Nedeni mi olur sevmenin dersin ona.
Anlamaz seni.
Sevmek nedensizdir halbuki.
Ne kuralları vardır seni kalıplara sokan.
Ne kalıpları vardır senin içinde olman gereken.
Sadece sevgidir o.
O olduğu için,
Var olduğu için.
Onu seversin.
Ona rağmen.
Tüm “eğer”leri hükümsüz kılan.
Tüm “çünkü”leri yok sayan.
Seversin onu,
Kendine rağmen.

Seni seviyorum,
Sana rağmen,
Sen olduğun için,
Var olduğun için…
Dersin.
Anlamaz.

Sahibim benim!


Son noktayı bugün bir arkadaşım koydu. Biraz dertleştik. Görüşmeyeli yaşananları paylaştık.
Ben “Diyorum ya bir köpeğin ruhuna sahibim ben. Bundandır yaşadıklarım” deyince teşhisi koydu:
“İlla bir sahibim olsun diyorsun yani…”Budur aslında konunun ana fikri. Bunu nasıl gözden kaçırmışım ki ben? İşin hep başının okşanması, “Yaşasın sevdi beni, bu kez herşey harika olacak. Beni sevecek, sayacak. Herşey çok güzel olacak” diyerek peşine takılma ve finalde tekmeyi yeme kısmına odaklanmışım ben ama…
İşin özü “Sahibim olsun” hadisesiymiş aslında.
Tıpkı bir köpek gibi…
İlla da sahip arama hali.
İlla bir sahibin olsun ama aslında tüm işi sen yap hali. Onu sev, say, düşün, koru, hayatını ada.
“Sahipsizim, Sahip Sen’sin” diyorum yani.
Mesele bu ruh halini aşabilmekte.
“Sahipliyim, Sahibim Benim” demekte.